3 Ağustos 2016 Çarşamba

İstanbul'daki Bizans İmparatorluk Sarayları

Latince saray anlamına gelen palatium, Grekçe palation kelimesi, Roma’da imparator sarayının yer aldığı Palatine Tepesi’nden kaynaklanmaktadır. Burası 3. yüzyıla kadar Roma imparatorlarının resmi ikametgahı olmuş ve kelime literature bu şekilde girmiştir. Bizans’ta da saraylar, palation ya da hükümdar evi anlamına gelen Basileos Oikia gibi adlarla anılmıştır.


Bizans sarayları ve saray yaşamı ile ilgili bilgilerimiz mevcut kalıntılara, arkeolojik kazılardan elde edilen sonuçlara ve daha da çok Prokopios, İmparator VII.Konstantinos Porphyrogennetos, Anna Komnena, Ioannes Kinnamos, Mikhail Psellos ve Khoniates gibi tarih yazarlarının eserlerinden edindiğimiz bilgiler ile sarayları kullanılırken ya da yıkıntı halinde de olsa görmüş olan Devil’li Odo, Tudela’lı Benjamin, Tyre’li William, Selanik’li Eustathios, Florentine Boundelmonte, Petrus Gyllius ve İbni Batuta’nın gözlemlerine dayanmaktadır. Bizans’ın çağdaşı ve yakın sanatsal ilişkiler içinde olduğu Avrupa ve İslam topraklarındaki saraylar da, günümüze ulaşmayan Bizans saraylarını, hem mimari hem de süsleme bakımından gözümüzde canlandırmamıza yardımcı olabilecek benzer özellikler gösterir. Bu saraylar arasında Bizans ile yakın ilişkiler içinde olan Got Kralı Theodoric’in Ravenna’daki Sarayı ve Sicilya’nın Palermo kentindeki Palazzo Normano’da bizzat Bizanslı sanatçıların sarayın süslemesinde çalıştığı bilinir. Bunların dışında Silifke Akkale’deki kent yöneticisine veya kentin ileri gelenlerinden birine ait büyük bir saray kompleksi, Trabzon’daki Komnenos, Kemalpaşa’daki Laskaris Sarayı ve Mistra’daki Despot Sarayı gibi yapılar, Bizans saray mimarisi hakkında bize bilgi veren diğer sayılı örneklerdir.


Bir Müslüman Arap emirinin oğlu olan Digenes Akritas’ın 9-10.yüzyılda Güney doğu Anadolu’da geçen destanında, kahramanın Fırat kıyısındaki (Samsat – Gaziantep?) yazlık sarayı tüm ayrıntılarıyla anlatılmaktadır. Kulelerinden Suriye’nin görüldüğü bu hayali saray, bir 12.yüzyıl Bizans sayfiye sarayında olması gereken tüm özellikleri ayrıntılarıyla yansıtmaktadır. Saray yapıları, kuşlar ve evcil hayvanlarla dolu, her türlü meyve ağacının olduğu bir bahçede, çiçek tarhları arasında kurulmuştur. Sarayın bahçe duvarları ve avlusu (atrium) beyaz mermer plakalarla kaplıdır. Duvarları kesme taştan yapılmış sarayın, ana yapısı üç katlıdır. Sütunlu kare planlı bir giriş bölümü vardır. Üst katlarda pencereler sıralanır. Arkada ikinci bir yapı, yakınında etrafı balkon biçiminde düzenlenmiş bir merdivenli kule ile Aziz Theodoros’a adanmış bir kilise, hamam ve konukevi bulunur. İkametgah olarak kullanılan iki büyük yapı, merkezi avluya revaklı iki yolla bağlanmaktadır. Sarayın kabul salonunun tavanında Eski Ahit’ten Samson, Davud, Musa ve Yusuf ile Grek mitolojisinin kahramanlarından Odysseus, Akhileus, Agamemnon, Penellope, Bellerophon’un Khimera’yı öldürmesi, Büyük İskender’in tarihi hikayesi gibi sahnelerin tasvir edildiğinden söz edilir.


İmparator Büyük Constantinus tarafından 325 yılında, Roma İmparatorluğu’nun Roma’dan sonra doğudaki ikinci başkenti olarak seçilen Byzantium (İstanbul), beş yıl boyunca süren hazırlıklar sırasında kent batıya doğru genişletilip kuvvetli surlar, gösterişli yapı ve meydanlarla süslenmişti. İnşaatlar büyük oranda tamamlandığında kente Konstantinopolis adı verilerek, 11 Mayıs 330 yılında resmi törenlerle açılmış ve Hıristiyanlık serbest bırakılmıştır. Yeni din gerekli olan dini yapıların yanı sıra İmparator Constantinus ile ailesinin resmi ikametgahı ve aynı zamanda imparatorluğun yönetim merkezi olacak bir saraya gereksinim duyulmuş ve kentin katedrali olan Ayasofya’nın güneyi ile Hippodromun doğusunda kalan alana, Bizans’ın ilk imparatorluk sarayı kurulmuştu.


 

4 Haziran 2016 Cumartesi

Köylünün Öküzünü Ödeyen Devlet

“Devlet devlet!” diye tutturmuş giderler… Hepsi de maroken koltuğa oturunca kendilerini devlet adamı oldum sanırlar. Sanki devlet adamı bir makam arabası, bir koltuk, bir takım koyu elbise ve sağa sola cart curt etmektir.


Ne devlet bu kadar ucuzdur, ne de devlet adamlığı… Devlet, halkın kutsallaştırdığı bir kavramdır. Halk kendisini devlete teslim etmiştir. Halktan alınan yetkiyle, halkla birlikte devlet olunur. Ne halktan yetki almadan ne de halktan koparak devlet yönetilemez.


Halkın kafasında devlet öyle yüce bir kavramdır ki, ona “baba” derken canını, malını, namusunu, her şeyi teslim etmiştir. Vergisini verir, askere gider, yasalara karşı gelmez, ama devletten de “devletliğini” bekler. Ankara’nın eski valilerinden Abidin Paşa bir gün odasında otururken kapı açılmış:


“Efendim bir köylü sizinle görüşmek istiyor!”


“Ne konuşacakmış?”


“Söylemedi… İlle de Vali Paşayı istiyorum, diye tutturdu…” “Gelsin!”


Köylü girmiş içeri, üstü başı perişan:


“Söyle bakalım ne istiyorsun?”


“Paşam, ben Polatlı’nın filan köyündenim. Bir hafta önce tarlaya çift sürmeye gitmiştim. Öğle sıcağında öküzleri çözdüm, otlamaya bıraktım. -Ben de bir ağacın altına uzandım, uyumuşum. Gözümü açtığım zaman güneş tepenin arkasında batıyordu. Her tarafı aradım öküzler yoktu. Bir haftadır gitmediğim yer* sormadığım insan kalmadı, öküzlerim yok. En son size geldim. Öküzlerimi bulun.”


Abidin Paşa kızar gibi olmuş:


“Öküzleri saldığın zaman niye uyudun?”


Köylü başını kaldırmış:


“Ben uyurken sizin uyanık olduğunuzu sanıyordum.” Abidin Paşa donup kalmış…


Köylü “devlet dersi” vermiş ona. Önce defterdarı çağırmış:


“Git bu adama pazardan bir çift öküz al!”


Devlet adamlığı en azından bu köylüden o dersi alabilmektir. Köylünün öküzünü ödeyen bir devlet anlayışı…


Ve şimdi!


İnsan canının bir metelik kadar değersiz olduğu günler…


24 Aralık 1977 günlüğünden… Ve insan canının değersizliği halen daha sürmekte yıl 2016!


 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Tarih Sahnesinde Yer Alan Ünlü Kişiler

Evliya Çelebi


Türk yazarı ve gezgini olan Çelebi, 1611’de İstanbul’da Unkapanı’nda doğdu, 1682’de öldü.


On ciltlik bir seyahatnamesi bardır. XVII. Yüzyıl’ın en büyük yazarlarından sayılır. Evliya Çelebi’de seyahat merakı çok erken başlamıştır; Daha yirmi dört yaşında iken bütün İstanbul’u gezen Çelebi, otuz yaşında Bursa’ya gitmiş ve bundan sonra da artık hiç durmamıştır. Evliya Çelebi gezilerinin başlangıcını; gördüğü bir rüyaya bağlar. Rüyasında İstanbul’daki bir, camide Hazreti Muhammed’i görür ve Peygambere: «Şefaat yâ Resulüllah»» diyecek yerde heyecanlanıp «Seyahat yâ Resulullah» der. «Elli yıl seyahat ettim, yirmi iki gazaya gittim» diyen Evliya Çelebi, Dördüncü Murat, İbrahim, ikinci Süleyman ve Dördüncü Mehmet gibi padişahlar zamanında, o sıralarda en geniş sınırlarına ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu toprakları dışında yabancı ülkeleri de gezip görmüştür. Çok iyi taklit yapan Evliya Çelebi’nin en önemli özelliklerinden biri de tanıdıklarının gülünç taraflarını açık bir dille anlatmasıdır.


James Cook


İngiliz denizcisi. 1728’de Marton’da (Büyük Britanya) doğdu, 1779’da Hawaï adalarında (Polinezya) öldü.


Avustralya ve Antarktika’yı keşfetti. James Cook gemiciliğe dokuz yaşında kömür gemilerinde miço olarak başladı. Otuz yedi yaşına geldiği zaman Büyük Britanya Krallık Donanması’nın en değerli kaptanlarından biriydi. Bu yüzden Pasifik’teki bilinmeyen toprakları keşfetmekle görevlendirildi. Cook önce Yeni Zelanda’yı buldu. 1769’da «Endeavour» adlı gemisiyle de bitki örtüsü çok zengin olan bir koya vardı ve buraya Botany Bay adını verdi. Büyük denizcinin beraberindeki bilginler rakibi bu yeni kıta üzerinde verimli incelemelere giriştiler: Bu kıta Avustralya’ydı, 1775’te Cook yeni bir keşifte bulundu: Yelkenlisinin aysberglere çarpıp parçalanma tehlikesine rağmen ilk defa Antarktika’mı çevresini dolaştı. Bu büyük kâşif ve denizel 1779’de Hawaï, adalarında yerliler tarafından öldürüldü.


Marco Polo


Venedikli tüccar ve gezgin, 1254’te Venedik’te (İtalya) doğdu, 1324’te aynı yerde öldü. Asya’ya olağanüstü bir yolculuk yaptı. Doğu-ülkelerini anlatan ünlü eserini hapishanede yazdı.


Marco Polo’nun babası Nlccolo ve amcası Mateo ile beraber Doğu’ya yaptığı yolculuk, 1271’den 1295’e kadar yirmi dört yıl sürdü. Bu tehlikeli seyahat, onları Orta Doğu, Iran ve Asya ülkeleri üzerinden Çin’e kadar sürükledi. Daha sonra Endonezya, Seylan ve Hindistan’a gittiler. Marco Polo, Asya’daki toplumların yaşayışlarını anlatan «Marco Polo’nun Kitabı» adlı eserini dönüşünde, Cenova’da, hapishanede yazmıştır. Avrupalıları hayran bırakan bu eser uzun süre doğu ülkeleri üzerine tek kaynak olarak kaldı. Ancak Avrupalı okurlar, Çinlilerin kara kara taşları (kömür) yakarak ısındıklarına ve vergilerini ödemek İçin altın paralar değil de, kâğıt paralar kullandıklarına uzun süre İnanamadılar. Çağının İnsanlarına dünyanın büyüklüğü hakkında bir fikir veren bu kitap birçok kişiye seyahat zevkini aşılamıştır.


 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Tarihte Yer Etmiş Ünlüler

Profesör Auguste Piccard


İsviçreli fizikçi ve mucit. 1884’te Basel’de (İsviçre) doğdu, 1962’de Lozan’da öldü. Stratosferi ve deniz çukurlarını araştırmada kullanılacak, geçirimsiz kabinler yapmayı denedi.


Deniz diplerinde araştırmalar yapabilmek için sımsıkı kapalı bir kabine ihtiyaç vardı. Profesör Auguste Piccard önce yoğunluğu az olan stratosferde balonla dolaşabilmek için su geçirmez bir balon sepeti yapmayı denedi. Balonla ilk uçuşunu ise 1931 yılında gerçekleştirdi. Yardımcısı Kipfer ile beraber Bavyera’dan hareket eden fizik bilgini, 15 000 metreye kadar yükseldi. Bu sırada Piccard ve yardımcısı iniş supabının sıkıştığını fark ederek endişelendiler. Yolculuk az daha bu iki bilim adamının hayatına mal olacaktı. Neyse ki balon 16 000 metreyi aştıktan sonra birdenbire uysallaştı ve Avusturya Tyrol’üne yumuşak bir iniş yaptı. Piccard, daha sonra en derin denizlerin diplerinde gözlemler yapmayı tasarladı ve bu amaçla batiskaf denilen dalma aracını gerçekleştirdi.


Binbaşı Jacques-Yves Cousteau


Fransız deniz subayı, deniz bilgini ve sinema yönetmeni, 1910’da Saint-André-de Coubzac’da (Fransa) doğdu. Kendi buluşu olan balıkadam elbisesiyle deniz diplerinde önemli keşifler yaptı, ilginç filimler çekti.


İlk denemesi 1934‘de yapılan ve yüzücüye büyük bir hareket imkânı sağlayan balıkadam elbisesinin icadı sayesinde, Binbaşı Cousteau, deniz diplerinde bir balık kadar rahat hareket ederek uzun araştırmalar yapan ilk insan oldu. Cousteau, denizler altında araştırmalar ve incelemelerde bulunmak üzere Fransızlara ait “Calypso” adlı gemiyi özel bir şekilde hazırlattı. Binbaşı Cousteau nun bu garip denizaltı evi, içindekilerin tamamıyla su altında yaşamasına elverişlidir. Bu ev gelecekte su altında kurulacak şehirlerdeki hayat hakkında da bir fikir verebilir. Cousteau kendi dalışlarıyla ilgili eserler yazmış ve ayrıca yine kendi buluşu olan bir su-altı kamerasıyla bir dizi filim çekerek, deniz dibi âleminin o büyüleyici güzelliklerini gözlerimizin önüne sermeyi başarmıştır. Bu filmlerin en ünlüsü Sessiz Dünya’dır.


Montgolfier Kardeşler


Montgolfier kardeşler, Fransız mucitleri. Joseph, 1740’ta Vidalon-lö-Annonay’de (Fransa) doğdu, 1810’da Baraluc’de (Fransa) öldü. Etienne, 1745’te Vidalon-les-Annonay’de (Fransa) doğdu, 1799’da Serrieres’de (Fransa) öldü.


Sıcak havayla şişirilen ilk balonları icat edip uçurdular. Joseph ve Etienne de Montgolfier, kâğıt imalâtçısı İki kardeşti. Annonay’daki fabrikalarında bazen kâğıttan küçük balonlar da yaparlardı. Sıcak havayla şişirilen bu balonlar serbest bırakıldıklarında havalanırlardı. Bir gün iki kardeş çok büyük bir balon yapmaya karar verdi. Kâğıttan yaptıkları bu dev balonu daha dayanıklı hâle getirmek için de bezle kapladılar. Balonun içindeki sıcak havanın soğumasını önlemek İçin alt kısmındaki ağzına yün parçaları ve bir tutam saman koydular. 4 Haziran 1783’de Annonay’da, kalabalık seyirci topluluğu önünde büyük bir deneme yapıldı. Montgolfier’lerin balonu on dakikadan fazla havada kaldı ve 500 metreye yükseldi. Aynı yılın 19 Eylülünde Versailles sarayı bahçesinde, kral Louls’nin huzurundaki ikinci denemede balon ilk hava yolcularını taşıyordu: Bir ördek, bir horoz ve bir koyun.


 

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Tarihin Sahnesindeki Ünlüler

 


Büyük İskender


Aleksandros veya Büyük İskender, Makedonya kralıdır. M.Ö. 356’da doğdu, 323’te Bâbil’de (Irak) öldü.


Ordularıyla Hindistan’a kadar fetihler yaparak Doğu dünyasının hâkimi oldu. Zekî bir hükümdar ve mahir bir general olan. Büyük İskender. Yunanistan’ı fethettikten sonra Asya’ya doğru bir sefer düzenledi. İran ordusunu bozguna uğrattı, Mısır’a girdi, 331 yılında iran’lıları tekrar ezdi ve büyük zaferlerden sonra Dicle ve Fırat nehirlerini geçerek, indus kıyılarına vardı. Teslim olmayı teddeden Raca Poros. İskender’e denizden refakat eden Girit’li Nearkhos’un donanması tarafından yenilgiye uğratıldı. Yaralı olarak yakalanan Poros. İskender’in huzuruna çıkarıldı ve İskender ona kendisinden nasıl bir davranış beklediğini sordu. Mağlup Raca, kendisine bir kral gibi davranılmasını beklediğini söyledi. Bu cevaptan çok duygulanan galip İskender Poros’u bütün o bölgenin valisi yaptı. Ancak otuz üç yaşına kadar yaşayan İskender Bübil’de öldü ve geniş İmparatorluğu da ondan sonra yaşamadı.


Constantinus


Caius Aurelius Constantinus veya Büyük Constantinus.


İlk hıristiyan Roma imparatoru. 275 yılına doğru Naissus’ta (günümüzde Yugoslavya’daki Niş) doğdu, 337’de İzmit’te öldü. Eski Bizans, gelecekteki İstanbul olan Constantinopolis’i imar etti.


Constantinus, imparator olup siyasî rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, 313’te hıristiyanlığı resmî din olarak kabul etti. O, bir yaratıcı ve öncüydü. İdarî sosyal, İktisadî ve hukukî alanlarda önemli yenilikler yaptı. Bunlardan başka, Constantinus, imparatorluğuna ikinci bir başkent kazandırmak istedi. 324’te başkent için yer olarak, Asya ile Avrupa’nın karşılaştığı yerde kurulmuş eski Bizans’ı seçti. Constantinus’un Yeni Roma adını verdiği bu eski kent, çarçabuk Constantinopoiis adını aldı, imparator, yeni başkenti süslemek için devrinin en büyük mimarlarına ve sanatkârlarına yaptırdığı sarayları, zafer tâklarını, kiliseleri ve diğer anıtları korumak üzere, şehri sağlam surlarla çevirtti. 330’da Constantinopoiis altın çağına girerken, rakibi Roma da artık parlaklığını ve canlılığını kaybediyordu.


Çe Huang-ti veya Çin Şi-Huang-ti


İlk Çin İmparatoru,  M.Ö. II. Yüzyılda yaşadı.


Asya’nın en eski ve en büyük anıtsal yapılarından biri olan Büyük Çin Şeddi’ni inşa ettirdi. Çin ülkesinin kralı olan prens Çeng, parlak fetihlerden sonra M.Ö. 221’de Çin’i barışa kavuşturdu ve birleştirmeyi başardı. Üntf ve iktidarı seven bir insandı. «İlk Hükümdar» veya Çe Huang-ti adını almaya karar verdi, imparatorluğunu, kuzeyden gelen bozkır kabilelerinin akınlarına karşı korumak için, 3.000 km. uzunluğunda ve üzerinde binlerce askerin nöbet tuttuğu 25.000 kule ile savunulan büyük bir set yaptırmaya karar verdi. Set, M.Ö. 213’de tamamlandı. Buna karşılık, Çe Huang-ti büyük bir hatâ da yaptı: 0 devirde, imparatorluğunda mevcut-bütün Çin kitaplarını yok ettirdi. Böylece, en eski Çin uygarlığına ait değerli belgeler ebediyen ortadan kalkmış oldu ve Çe Huang-ti, yüzyıllar boyunca Çin’li aydınların lânetine uğradı, isteği üzerine, hâzinesiyle birlikte 48 m. yükseklikte taştan bir tepenin altındaki mezara gömüldü.


 

5 Mayıs 2016 Perşembe

Yanaşık, Yer Kabuğu ve Coğrafi Kutuplar Hakkında Bilgiler

Yanaşlık


Afrika kıyılarındaki küçük limanlar ancak küçük yerli teknelerini barındırabilirler. Büyük gemilerin yanaşması için dibi kazarak derinleştirmenin imkânsız olduğu yerlerde, denize doğru uzayıp giden iskeleler yâni yanaşlıklar inşa edilir.


Sığ kumluk hâlinde uzanan kıyılarda gemiler karaya fazla yanaşamazlar. Ayrıca çatlayıp kıyıya vuran dalgalar gemilerin açık, ta demirlemelerine de her zaman İmkân vermezler. Bunun İçin denizin İçinde çok uzaklara kadar İlerleyen iskeleler İnşa edilir ki bunlara yanaşlık denir. Togo’nun başkenti Lome’deki, betonarme ayaklar üzerin-de İnşa edilmiş olan yanaştık bunlardan biridir. Vagonlar ve kamyonlar bu iskelenin üzerinde 500 metre kadar ilerleyip gemilerin yanına gidebilirler. Mallar artarda sıralı duran vinçlerle gemilerden vagonlara, kamyonlara, ya da kamyonlardan, vagonlardan gemilere yüklenir.


Yer Kabuğu


Dünyamız, bir portakala benzetebileceğimiz dev bir top hâlindedir. Bu dev topun içi ergimiş kayalarla doludur. Bizler bu topun üzerinde, karalarla denizlerden meydana gelen ve kalınlığı 50 kilometre kadar olan bir kabuk üzerinde yaşarız.


Dünyamızın merkezine doğru indiğimiz zaman sıcaklık her 33 metrede 1 derece artar. Bizden yaklaşık olarak 6.000 kilo, metre uzaklıkta bulunan dünya merkezinin sıcaklığı ise 3.000-4.000 derecenin üzerindedir. Bundan da, dünyamız çekirdeğinin ergimiş kayalardan meydana geldiği kolayca anlaşılır. Dünyamızın dış kısmı soğuyup sertleşmiş, yer kabuğunu meydana getirmiştir, ama bunun kalınlığı ancak 50 kilometre kadardır. Bu sert kabuk depremlerin sonucu olarak zaman zaman, yer yer çatlayabilir. Volkanlar, dünyanın bir çeşit emniyet supabıdır.


Coğrafî Kutuplar


Dünyamız, tıpkı ekseni etrafında dönen bir tekerlek gibi kendi etrafında döner. Bu var olduğu sayılan eksenin kuzey ve güney noktalan, dünyamızın kutuplarıdır. Buralarda havalar çok soğuktur.


Kuzey Kutbu ile Güney Kutbu, dünyamızın Ekvatordan en uzak iki noktasıdır. Buraları dalma müthiş soğuk olur. Eğer dünyamızın ekseni hafifçe eğik olmayıp dikey olsaydı, kutuplarda hiç gece olmayacak, daima gündüz olacaktı. Ama bu eğiklik yüzünden kutupların birinde altı ay gündüz, kers, ötekinde de altı ay gece olur. Kuzey Kutbu’na 1909’da Amerikalı Peary, Güney Kutbu’na da 1911’de Norveçli Amundsen erişmiş ve bu bilim adamları bu bölgelere ilk defa erişen İnsan unvanını kazanmışlardır. Kutuplara İlk defa erişmek için yola çıkan pek çok gezgin ve kâşif bu yolda hayatlarını kaybetmişlerdir.


 

Marconi, Belin ve Edison’un Hayatı

Marconi


Guglielmo Marconi, İtalyan fizikçisi ve mucidi, 1874’te Bologna’da (İtalya) doğdu, 1937’de Roma’da öldü.


Telsiz telgrafla uzun mesafeler arasmda ilk haberleşmeleri gerçekleştirdi. Fizik konularına küçük yaştan beri ilgi duyan Marconi, Bologna Üniversitesinde okurken yaptığı telsiz telgrafla yüzlerce metre uzaklığa haber iletmeyi başardı. İtalya’da İlgi görmeyince Ingiltere’ye gitti. O sırada 23 yaşında bulunan Marconi, birbirinden S km. uzaklıktaki İki yer arasında, telsizle bağlantıyı gerçekleştirdi. Bu, Atlas Okyanusu üzerinde kurulacak telsiz bağlantısı için atılan ilk adımdı. Marconi, 28 Mart % 1899 tarihinde, Douvres şehrinden Manş’ın ötesine yayım yapmayı gerçekleştim ve ilk mesajı, Édouard Branly’ye gönderdiği şu ünlü telgraf oldu: “Bay Marconi, 1 lanş denizinin beri yakasından telsiz telgrafla Bay Branly’ye saygılarını sunar.”. Bu sonuç, kısmen, Branly’nin olağanüstü çalışmasıyla elde edilmiştir. İtalyan mucidi, k’in-dinden önce yapılmış hizmetleri unutmayan şerefli bir insandı.


Belin


Édouard Belin Fransız mucidi, 1876’da Vesoul’da (Fransa) doğdu, 1963’te Territet’de (İsviçre) öldü.


Telgrafla resim iletme sistemini (telefoto) buldu. Geçen yüzyıldan beri haberleri telgraf aracılığıyla çabucak İletmek, kolay bir iş halini almıştı. Fakat haberlerle birlikte fotoğrafları da iletmek, ancak 1907 yılında mümkün olabildi. Édouard Belin, önce telgraf hattı aracılığıyla resimlerin nokta nokta iletilmesini gerçekleştirdi. Fakat bu işin yapılabilmesi için fotoğraf röportajcıları, malzeme dolu iki ağır bavulu taşımak zorundaydılar. 5 ağustos 1921 tarihinde, bir radyotelefoto sisteminden yararlanan Belin, Malmaison’daki laboratuvarında televizyonun icat edilmesinden ve uzay resimlerini iletecek olan Telsiz isimli füzenin atılmasından çok önce Atlas Okyanusu’nu radyo dalgalarıyla geçen ilk fotoğrafı elde ediyordu.


Edison


Thomas Edison Amerikalı mucit, 1847’de Milan’da (A.B.D.) doğdu, 1931’de West Orange’de (A.B.D.) öldü.


Aralarında mikrotelefon, fonograf, akkor elektrik lambası da bulunan 1.200 icadının beratını almıştır. İcat ettiği akkor lâmbanın Bağlayacağı İmkânları daha İyi tanıtmak İçin Edison, kendi usulüyle New York’un bir mahallesini aydınlatmayı teklif etti. 1880 yılından İtibaren fizikçi, bu amaçla çalışmaya koyuldu. Bir elektrik santralı yaptırdı, kilometrelerce elektrik teli çektirdi. 15.000 lamba ve bunların duylarını İmâl ettirdi. Dahâ fince mevcudu bulunmayan, fakat teşebbüsü İçin gerekli olan herşeyi İcat etmek zorunda kaldı: Elektrik sigortaları, elektrik düğmeleri v.b. 4 Eylül 1882 tarihinde açılış töreni yapıldı. Davetli devlet gfirevlileri, tertemiz beyaz gflmlekll ve gayet şık giyinmiş Edison tarafından karşılandılar. Fakat bir anda Edison ortadan kayboldu. Onu merakla aradılar. Sonunda Edison, elbisesi kırış kırış, yağlara bulanmış bir halde ortaya çıktı: Arıza yapması ihtimali beliren bir makineyi tamir ediyordu.


 

1 Nisan 2016 Cuma

Kuşaklar Arası Ün Kazanmış Kişilerin Hayatı

Renaudot


Théophraste Renaudot, Fransız hekimi ve yazarıdır. 1586’da Loudun’de (Fransa) doğdu, 1653’te Paris’te öldü.


Bu insansever, ilk Fransız gazetesini çıkardı ve gazetecilik sanayiinin doğmasına önayak oldu. Yoksul ve hasta kimselerin acıklı durumlarından çok üzüntü duyan kralın hekimi Renaudot, fakirlikle savaşmak için bir plan yaptı ve bunu uygulamaya koyuldu. Paris’te bir danışma bürosu açma iznini elde ettikten sonra işverenlerle iş arayanlar, alıcılarla satıcılar, fabrikatörlerle müşteriler arasında ilişki kurmak için üzerinde birtakım ilânların yazılı olduğu broşürler çıkarmaya ve bunları dostlarına dağıtmaya başladı.’Belirli zamanlarda çıkan bu broşürlerde başlangıçta yalnız ilânlar ve reklâmlar yer almaktaydı. Renaudot bu broşürleri kendisi hazırlıyor, ilânları kendi eliyle yazıyordu. Kısa süre sonra bu broşürler, Paris haberleri ne de yer veren bir gazeteye dönüştü. Böylece 30 Mayıs 1631’de La Gazette adı altında ilk büyük Fransız gazetesi piyasaya çıktı.


Horace Wells


Amerikalı diş hekimi, 1815’te Hartford’da (Amerika Birleşik Devletleri) doğdu, 1848’de New York’ta öldü.


Cerrahî anestezi tekniğini icad etti. Bir diş hekiminin çalışmasını engelleyen en büyük zorluk, hastasının acı çekmesidir. Eskiden hekim geçinen bazı kimseler, hastanın çürük dişini çekmeden Önce onu bir süre eğlendirmeye çalışır, sonra da dişini birdenbire çekiveririerdi. 1844 yılıydı. Wells bir gün tiyatroya gitmişti. Sahnede azot protoksit’ten başka şey olmayan bir gazın güldürücü niteliklerini göstermek amacıyla gülünç bir gösteri düzenlenmişti. Orada bulunan bir dostu, bu gazı teneffüs etmiş ve kahkahalarla gülmeye başlamıştı. O kadar ki gülerken etraftaki mobilyalara çarparak yaralanmış yine de gülmesi kesilmemişti.


Bunu gören Wells, hemen ertesi gün bir miktar azot protoksit koklayıp dişini çektirmek üzere doğruca bir dişçiye koştu. Wells ameliyat sırasında en ufak bir acı bile duymadığını farketti. Böylece de cerrahî anestezi doğmuş oldu.


Elene Theophile Hyacinthe Laennec


Fransız hekimi, 1781’de Quimper’de (Fransa) doğdu, 1826’da Douamenez’de (Fransa) öldü.


Stetoskopla vücudu dinleme usulünü keşfetti. Günümüzün doktoru hastasının vücudunu, özellikle ciğerlerini önce stetoskop denen âletiyle dinler. Biçimi bugün ki şeklinden çok farklı olan bu âlet, ilk defa Laennec tarafından bir raslantı sonucu icadedilmiştir. Doktor günün birinde kulağını uzun bir kalasa dayamış çocuklarla oynarken, kalasın öbür ucunun bir toplu iğneyle kazındığını farketmişti; hattâ bu hafif gürültü ona çok net ve çok kuvvetliymiş gibi geldi. Hastahaneye dönünce bir defteri rulo yaparak İyice sıkıştırıp bir silindir hâline getirdi. Silindirin bir ucuna kendi kulağını yaklaştırıp öteki ucunu da bir hastasının vücuduna dayayarak onun kalbini ve ciğerlerini dinledi; işte o zaman Laennec, organizmanın çıkardığı sesleri rahatlıkla duyduğunu farketti. 1815 yılından itibaren de İlk tahta stetos-koplar kullanılmaya başlandı.


 

29 Mart 2016 Salı

İki Uzmanla Bir Hokkabazın Hayatına Kuş Bakışı

Liebig


Justus baron von Liebig, Alman kimya bilginidir. 1803’te Darmstadt’ta (Almanya) doğdıı, 1873’te Münih’te (Almanya) öldü.


Kimyasal gübrenin değerini ortaya koydu. Liebig dünyanın en büyük kimyacılarından biriydi. Ünlü bilim adamı özellikle canlı maddelerin kimyasal yapışım inceleyen organik kimyada, yani bitki ve hayvan kimyasında uzmanlaşmıştır. Tabiattaki karbon ve azot çevrimlerin açıklayan Liebig ayrıca büyümeleri için gerekil mineraller sağlandığı takdirde bitkilerin, daha iyi gelişebileceklerini ispat etmiştir. Bilgin, 1840’ta yayımlanan eserlerinden birinde, köylülere, kemik tozunu tarlaya serpmeden önce sülfürik asitle muamele etmelerini salık veriyordu. Çünkü sülfürik asit, kemik tozunun bileşimindeki fosfatları serbest bırakıyor bunun sonucu olarak organik tozun etkisi artıyordu. 1843 yılında ilk kimyasal gübreler çuvallara doldurularak çiftçilere dağıtıldı ve bundan böyle sunî gübre bütün dünyada kullanılmaya başlandı.


Robert – Houdin


Jean-Eugène Robert-Houdin, Fransız hokkabazı 1805’te Blois’da (Fransa) doğdu, 1871’de Saint-Gervais-la-Fôret’de (Fransa) öldü.


Sihirbazlığın ustasıydı, Robert-Houdin hokkabazlık sanatının klâsik hünerlerini yepyeni bir şekilde seyircilere sunmayı bilmiştir Gösterişli ve karışık bir mizansene başvuracak yerde, halkın karşısına dapdaracık siyah bir elbiseyle çıkıyor ve böylelikle, görünüşte, faydalanabileceği bütün hile unsurlarını ortadan kaldırmış oluyordu. Çok ustaca yapılmış otomatlar başarısını daha da artırıyordu. Robert-Houdin ayrıca o zaman için yepyeni bir buluş olan elektrikten yararlanarak seyircilerini hayretler içinde bırakıyordu. Soirées Fantastiques adlı tiyatrosu binlerce seyirciyle dolup taşıyordu. Robert-Houdin adı artık sihirbaz kelimesiyle eş anlama gelmeye başlamıştı. Robert-Houdin. Blois yakınlarındaki malikânesinin döşeme, duvar ve mobilyalarının her yanını garip nesnelerle donatarak burayı bir büyücü evine döndürmüştür.


Giacomo Inaudi


İtalyan hesap uzmanı, 1867’de Roccabruna’da (İtalya) doğdu, 1950’de Champigny-sur-Mame’da (Fransa) öldü.


Sayıları tutma kabiliyeti çok yüksekti, Piemonte’de sunilerini güden genç çoban Giacomo Inaudi’nin bir gün seçkin bir adam olacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi. O zamanlar kendi kendine hafızasını yoklamakla eğlenen İnaudi günün birinde, sayıları ve kafadan yaptığı dört işlemin sonuçlarım kolaylıkla aklında tutabildiğini far ketti Zihinden hesap yapma kralı İnaudi, bundan böyle Batı Avrupa’nın birçok şehrinde kendini tanıtmak için bu yeteneğinden büyük ölçüde yararlandı. Paris Bilimler Akademisi üyeleri tarafından Fransa’ya davet edilen İnaudi kendisine bu konuda sorulan bütün soruları kolaylıkla cevaplandırıp en karmaşık işlemlerin sonuçlarım çok kısa zamanda söyleyerek herkesi şaşırtmıştı Gerçekten hesap mı yapıyordu, yoksa yaptığı bütün işlemlerin sonuçlarım mı aklında tutuyordu? Onu zihinden hesap yaparken görenler hâlâ bu soruyu sorarlar.


 

25 Mart 2016 Cuma

Hayata Kolaylık Sağlayan Mucitlerin En Değerlileri

Eukleldes veya Öklid


Eski yunan matematikçisi, M. Ö. III. yüzyılda yaşadı. Euklaides, matematik eserlerinin İlk büyük yazarıdır. Geometri öğretiminin temel ilkelerini kapsayan «Elemanlar» İsimli kitabı, yirmi cildi bulur. Bu eserin kesinliği ve açıklığı çağımızda da henüz aşılamamıştır. Eserinin başında, Eukleldes, tariflere ve aralarında meşhur postulatının da bulunduğu kavramlara yer verir. Eukleldes, Mısır’da İskenderiye’de öğretmendi ve eski çağın en tanınmış okullarından birinde mateme, tik dersi veriyordu. Bu matematik bilgini, geometriyi gerçek bir bilim haline getirmiş açık tarifler ve ispat edilen teoremler yaratmıştır. Bu çalışmaları sırasında Mısır’lı inşaatçıların, sadece uygulamaya dayanan bilgilerini ele almış, bunlardan yararlan, mıştır. O devirden beri başka geometri okulları da kurulmuş, fakat hiçbiri, bütün dünyada kendini kabul ettiren Eukleldes’ln geometrisinin yerini alamamıştır.


Arkhimedes


Yunanlı bilgin, M. ö. 287’de Syrakusai’de (İtalya) doğdu, M. ö. 212’de aynı yerde öldürüldü.


Dâhi mucit ve fizik biliminin babası, insanlık, Arkhimedes’e matematik ve fizikle İlgili birçok buluşu borçludur. Bu buluşların en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz: Bilgin, önce daire çevresinin, çapına oranını buldu. Yunan sayı sistemini geliştirdi. Mekanikte büyük iş kolaylığı sağlayan sonsuz vidayı, dişli çarkı, hareketli makarayı, palangayı icat etti. Dünyayı yerinden oynatmak için bir dayanak noktasının yetecçğlni İddia ederek kaldıraç teorisini ortaya koydu. «Bir sıvıya daldırılan cisim, taşırdığı sıvının ağırlığı kadarını ağırlığından kaybeder» şeklindeki ünlü prensibi buldu. Bugün yüksek matematikte temel prensiplerden biri olan «integral hesabı» na yol açan geometri incelemeleri yaptı. Euk-leides’in bu dâhi öğrencisi, Syrakusai’nin zaptı sırasında bir geometri probleminin çözümüne dalmışken kendisini tanımayan Roma’lı bir asker tarafından öldürüldü.


Ptolemaios


Claudius Ptolemaios; Batlamyus da denir. Eski Yunanlı coğrafya, astronomi ve matematik bilgini. 90 yılına doğru Ptolemais’te (Mısır) doğdu, 168 yılına doğru Kanop’ta (Mısır) öldü.


Eski çağ dünyasının ilk büyük haritasını çizdi. Ptolemaios’un bütün hayatı boyunca İskenderiye’de yaşadığı sanılmaktadır. Eserleri, astronomi, matematik, kronoloji, optik ve coğrafya gibi çok çeşitli dalları kapsar. Ptolemalos’un ünlü Coğrafya’sı, on beş yüzyıl boyunca en güvenilir ve en mükemmel eser olarak kabul edilmiştir. XVI. yüzyılda da birçok defa basılmıştır. Ptolemaios, bu eserde, eski çağın bjlgin ve gezginlerinden öğrendiği bütün bilgileri ortaya koymuştu. Bu arada, özellikle enlem ve boylamları tespit etmeye yarayan çizgileri bulan Hipparkhos isimli astronomdan yararlanmıştı. Ptolemaios’un haritasındaki dünya, Asya ve Afrika’nın bir kısmını kapsıyordu. Bilgin, soğuk denizlerle çevrili, Britanya adalarının varlığını biliyordu. Fakat denizcilerin çok daha kuzeyde gördüklerini söyledikleri, buzlarla kaplı bir denize haritasında yer vermeyi kabul etmemiştir.


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Fevzi Çakmak, Charles Andre, Churchill

Mareşal Fevzi Çakmak


Türk mareşali, 1876’da İstanbul’da doğdu, 1950’de aynı yerde öldü.


Kurtuluş Savaşında ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş devresinde büyük hizmetleri oldu. Fevzi Çakmak, 1898’de Harbiye’den kurmay yüzbaşı olarak çıktıktan sonra orduda çeşitli görevlerde bulundu. 1914’de generalliğe yükseldi. Çanakkale’de, Kafkasya’da ve Suriye’de savaşa katıldı. Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’da Genel Kurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı İken Anadolu’ya silâh ve malzeme gönderdi. Damat Ferit Hükümetinin kurulmasından önce bakanlıktan ayrılarak 1920’de Anadolu’ya geçti. Ulusal görevin artık Anadolu’da yapılacağı kanısındaydı. 1921’de Kurtuluş Orduları Genel Kurmay Başkanı oldu. Büyük Millet Meclisi onu başarılarından dolayı Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra Mareşalliğe yükseltti. 1944’e kadar Genel Kurmay Başkanlığı yaptı ve yaş haddinden emekliye ayrıldı. Fevzi Çakmak daima, milletin ve ordunun sevip saydığı bir insan olarak kaldı.


Charles, Andre


Charles, Andre, Joseph, Marie de Gaulle, Fransız generali ve devlet adamı, 1890’da Lille’de (Fransa) doğdu, 1970’te Colombey’de (Fransa) öldü.


İkinci Dünya Savaşı’nda, Fransa’nın kurtarıcısı oldu. Hitler’in orduları tarafından işgal edilen Fransa, 18 Haziran 1940’da savaşı bırakmıştı. Londra’da, İngiliz radyosu mikrofonunda, o güne kadar hemen hemen tanınmamış bir general, bütün fransızları kendisine katılmaya, mücadeleye devam etmeye ve Müttefiklerin zafer gününde hazır bulunmaya çağırdı. Çok geçmeden imparatorluk savunma konseyini kurdu. Hür Fransız kuvvetleri); Churchill’in harekete geçirdiği ingilizlerin, Rusların ve nihayet Fransa’da da Dâhilî Fransız Kuvvetleri (F.F.I.), işgal kuvvetlerine karşı direnişe geçti. 26 Ağustos 1944 günü, özgürlüğüne kavuşan Paris’te, halkın alkışlara boğduğu General De Gaulle, zaferinin tadını çıkarıyordu. Daha sonra Fransa Cumhuriyetini yeniden kurdu ve ülkeyi başarıyla yönetti; bu arada iki defa Cumhurbaşkanı seçildi.


Churchill


Sir Winston Leonard Spencer veya Winston Churchill. İngiliz devlet adamı, yazan ve ressamı, 1874’te Blenheim Palace’ta (Büyük Britanya) doğdu, 1965’te Londra’da öldü.


Çağdaş tarihin ünlü kişisi, Marlborough dükleri Spencer’ierin soyundan gelen Winston Churchill, siyaset hayatında çarçabuk parladı. 1900’de Muhafazakâr Parti’den milletvekili seçildi, fakat sonra Liberallere katıldı. 1917’de bakan, 1940’ta başbakan oldu. İkinci Dünya Savaşında gösterdiği çelik irade, ona «ihtiyar Aslan» lâkabını kazandırdı. Beş yıl süren kahramanca savaş ve direnişte, Chürchill’in büyük çabası İngiltere’yi zafere ulaştırdı. 1940’dan itibaren İhtiyar Aslan, İngiliz halkına sadece kan, eziyet, ter göz yaşları vaad etmişti. Kendine ve milletine güvenen Churchill, her yerde yurttaşlarını teşvik ediyor ve purosu hep dudaklarında, elini kaldırarak işaret ve orta parmaklarıyla vaad ettiği zaferi belirten V harfini gösteriyordu. 1945’te seçimleri kaybeden Churchill, Nato ve Avrupa Konseyinin kurulması fikirlerini ortaya atmıştır.


 


 


 

20 Mart 2016 Pazar

Günümüzde İsmi Unutulan Ünlülerin Hayatları

Edward Jenner


İngiliz hekimi. 1749’da Berkeley’de (Büyük Britanya) doğdu, 1823’de aynı yerde öldü.


Çiçek hastalığına karşı bir aşı buldu. Çiçek. XVIII. Yüzyıldan önce insanlığı kırıp geçiren bir hastalıktı. Fransa Kralı XV. Louis de çiçekten ölmüştü. Bu hastalığa yakalanıp ta şans eseri kurtulan kimselerin yüzleri ve vücutları, hastalık sırasında çıkan sivilcelerin patlaması sonucunda meydana gelen irili ufaklı çukurlarla (çiçek bozuğu) doluyordu. Jenner, ineklerin de çiçeğe benzer bir hastalığa yakalandıklarını ve vücutlarının sivilcelerle kaplandığını, ama hayvanların bu hastalıktan ölmediklerini farketti. Ayrıca devamlı olarak inek sağan çiftçilerin çiçeğe yakalanmadıkları da dikkatini çekmişti. Bunun üzerine 1796’da Jenner İlk denemesine girişti: İneklerin vücudunda çıkan sivilcelerden bir miktar cerahat alarak bunu bir çocuğa aşıladı, sonra da aynı çocuğa çiçek mikrobu verdi. Ama bu çocuk, bu tehlikeli hastalığa yakalanmadı, çünkü bağışıklık kazanmıştı.


Dalton


Kimya bilgini Dalton, 1766’da Eaglesfield’de (Büyük Britanya) doğdu, 1844’te Manches-ter’de (Büyük Britanya) öldü.


Daltonizm’i kendi üzerinde inceledi. Önceleri öğretmenlik yapan Dalton boş zamanlarında matematik ve fiziğe çalışırdı. Profesör olduktan sonra cisimlerin atom yapısı teorisini ilk o geliştirmiştir. Ama Dalton adı daha çok tıp alanında duyulmuştur. Çünkü bilgin, kendisinde de bulunan bir hastalığı ilk defa inceleyerek tanımlamıştır. Profesör, kırmızı ve yeşil renkleri birbirinden ayırt edemiyordu. Dalton’un yaptığı araştırmalardan sonra daltonizm adını alan bu görme bozukluğu az rastlanır bir hastalık değildir. Sonradan olma daltonizmin tedavisi mümkündür. Ama genellikle soydan gelen daltonizmin tedavisi imkânsızdır. Çoğu zaman hasta, bu durumunun farkında değildir. Bu yüzden dallon hastası şoförlerin trafik direklerindeki yeşil, sarı ve kırmızı renkteki ışıkları ayırt edebilmeleri için daima kırmızı ışık üste, sarı ışık ortaya yeşil ışık alta yerleştirilir.


Epée Rahibi


Charles Michel, Epée Rahibi’de denir. Fransız rahibi ve pedagogu, 1712’de Versailles’da (Fransa) doğdu, 1789’da Paris’te öldü.


Sağır dilsizlerin koruyucusu, İlk sağır dilsizler okulunu kurdu. Paris barosuna bağlı bir avukat olan Rahip Charles Mlchel’in karşısına bir gün birkaç sağır dilsiz genç kız çıktı. Bunların eğitimini üzerine alan rahip, belirli işaret ve hareketlerden yararlanarak öğrencilerin zekâlarını geliştirmeye çalıştı ve kısa zamanda olumlu sonuçlar elde etti. Normal İnsanların kulak yoluyla edindiği bilgileri rahip, sağır dilsiz öğrencilerine gözler aracılığıyla öğretmek istiyordu. Epée Rahibi Fransa da, masraflarını kendi geliriyle karşıladığı bir sağır dilsizler okulu kurdu. Bu okulda Öğrenciler, bazen geniş çapta bilgiler edinebiliyorlardı. Ölümünden sonra kendisine İnsanlığın velinimeti sıfatı verilen Epée Rahibinin, bütün servetini, eserinin devam ettirilip geliştirilmesi uğrunda yapılacak çalışmalara harcanmak üzere bıraktığı öğrenilince, halkın gözündeki değeri daha da arttı


 

15 Mart 2016 Salı

Geçmişte Ün Kazanmış İnsanların Hayatı

Delambre


Delambre, 1748’de Amiens’de (Fransa) doğdu, 1822’de Paris’te öldü. Fransız astronomları. Metrenin uzunluğunu tespit ettiler.


1789 Fransız Devriminden önce Fransa’nın çeşitli bölgelerinde kullanılan uzunluk ve ağırlık ölçüleri aynı değerde değildi Bu yüzden de ortaya birçok karışıklık çıkıyordu Nihayet 1791’de Kurucu Meclis, ülkenin her yerinde ve herkes için aynı değerde olan ve temeli metreye dayanan bir ölçü sisteminin kullanılmasına karar verdi. Méchain ve Delambre, bir metrenin uzunluğunu kesin olarak belirlemekle görevlendirildiler, Astronomlar. Dunkerque ve Barcelona arasındaki meridyen yayını ölçtüler ve yaptıkları uzun hesaplardan sonra yer çevresinin 40.000.000 da biri olan, uzunluğu, yâni metreyi tespit ettiler. Metrenin uzunluğu 1799 yılında böylece belirlendi ama metre sisteminin Fransa topraklarındaki kullanılmasını öngören kanun 1837‘de yürürlüğe girdi ve ancak 1840’tan sonra uygulandı.


Louis Pasteur


Fransız kimyacısı ve biyoloji bilgini, 1822’de Döle’de (Fransa) doğdu, 1895’te Marnes La Coquette’te (Fransa) öldü.


Kuduz mikrobunu teşhis etti ve aşısını buldu. Her yıl, kuduz köpekler, tilkiler veya kurtlar tarafından ısırılan birçok kimse, kudurarak ölüyordu. Pasteur, 1885 yılının ekim ayında Meister ve Jupille adlı iki küçük çoban üzerinde yaptığı denemelerin sonuçlarını açıklayınca, bütün dünyayı büyük bir sevinç dalgası kapladı. Dünyanın dört bir yanından «ısırılmış» lar aşı olmaya geliyordu. Bir kurt sürüsünün hücumuna uğramış yirmi beş rustan yirmi üçü aşılanıp Paris’te bir gün kaldıktan sonra yurtlarına, sağ salim dönmüşlerdi. Bu olay, Pasteur için büyük bir zafer oldu. Bununla birlikte Pasteur, Louis Pelletier adında bir genç kıza ısırılmasından bir ay sonra aşı yapıp, başında günlerce bekledikten sonra hastasının öldüğünü görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaktan kendini alamamıştı. Bu duygulu ve iyi yürekli bilgin, İnsanlık yararına çalışmış kimselerin başında gelenlerdendir.


Joseph Meister


Paris’teki Pasteur Enstitüsü bekçisi. 1876’da Alsace’da Fransa) doğdu, 1940’da Paris’te öldü.


Louis Pasteur’on bulduğu kuduz aşısı ilk defa onun üzerinde denenmiştir. 6 Temmuz 1885’te henüz dokuz yaşında olan Joseph Meister’i annesi, Paris’e Louis Pasteur’e götürmüştü. Bu küçük oğlanı kuduz bir köpek on kereden fazla ısırmıştı. Zavallı çocuk bir süre sonra acılar içinde kıvranarak can verecekti, kurtulması imkânsızdı. Louis Pasteur’ün bulduğu kuduz aşısı, daha önce köpeklerde denenmiş ve olumlu sonuçlar vermişti ama insanüstünde hiç denenmemişti. «Bu durumda insan fazla düşünmeyip endişeye kapılmadan deney yapabilir» diyen bilgin, aşısını Josdph üzerinde uygulamaya karar verdi, ilk aşı denemesini 8 Temmuzda Doktor Grancher yaptı. Çocuk kurtulmuştu. Bir yıl sonra, iki bin «kuduz» tedavi edilerek ölümden kurtarılmıştı. Yıllar sonra Pasteur Enstitüsü bekçisi olan Meister, Alsace’lı bir yurtseverdi. 1940’da Almanlar Paris’e girince üzüntüsünden intihar etti.


 


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Bir Tuhaf İnsanların Hayat Hikâyesi

John Law


İskoçyalı maliyeci, 1671’de Edinburgh’da (İskoçya) doğdu, 1729’da Venedik’te (İtalya) öldü.


Fransa’da ilk bankayı kurdu. John Law’a kuyumcu olan babasından büyük bir servet kalmıştı. Ama John Law bu serveti har vurup harman savurmakta gecikmedi. Bu tutumuz genç, zamanında oldukça cüretli malî teoriler ortaya attı ve kâğıt para kullanımının altın kullanımından daha kolay olduğunu İleri sürdü. Kendisi Louis XlV’ün ölümü üzerine Fransa kral naibi olan Orléans dükünün dostuydu. Law, bu kudretli koruyucu sayesinde Paris’te Quincampoix sokağında bir banka açabildi. Bu kurum büyük ilgi gördü ve daracık Quincampoix sokağı borsa spekülâtörleriyle dolup taştı. Kamburun birinin de bu arada zengin olduğunu söylerler. Zira bu zavallı, kamburunu, sözleşme İmzalamak isteyenlere masa yerine kiralıyor ve böylelikle sakatlığı ilk defa bir İşe yarayarak ona mutluluk getirmiş oluyordu! Ancak Law’un çabaları 1720’de İflâs etmesini önleyemedi.


John Davidson Rockefeller.


Amerikalı sanayici. 1839’da Richeford’da (Amerika Birleşik Devletleri) doğdu, 1937′ de Ormand Beach’te (Amerika Birleşik Devletleri) öldü. Dünyanın en zengin adamı olarak tanındı.


Önceleri bir taşra kilisesinde kutsal eşya bakıcılığını yapan, daha sonra da ufak bir muhasebe memuru olan Rockefeller biraz para biriktirmişti. 1860 yılında bütün parasını o zaman için delice bir teşebbüs olan bir petrol tesisi kurma işine yatırdı. Birkaç yıl sonra gelişme hâlindeki yeni endüstride önemli bir yer İşgal ediyordu. 1882 yılında «petrol kralı» olan Rockefeller artık, kardeşiyle birlikte kurduğu Standart Oil’in başına geçmişti. Dünyanın bu en zengin adamı, sonsuz servetinin önemli bir kısmını büyük bir cömertlikle çeşitli üniversitelere ve hayır kurumlarına dağıttı. 1941 yılında kendi adıyla anılan ve yüz altmış beş milyon dolarlık bir yardımla kurulan Rockefeller Enstitüsünde yıllardan beri birçok büyük bilgin, büyük imkânlar İçinde tıp alanında İnsanlık yararına araştırmalar yapmaktadır.


Cid


Rodrigo Din do Bivar, ol Cici adıyla tanınır. İspanyol milli kahramandır. 1043’to Bivar’da (doğdu, 1099’da (İspanya) öldü.


Efsaneleşmiş şövalye: birçok piyesin ve lirik eserin kahramanı, İspanyolların milli kahramanı Rodrigo, hayatı boyunca ünlü birçok şiir ve yazılmış, sonra bunları saz şairleri şato şato dolaşarak asillerin huzurunda özel çalgılar eşliğinde etmişlerdir. İspanyol yazarı Gullhom do Castro ile daha sonra da Fransız yazarı Plorm Cornolllo, Rodrigo efsanesini konu olarak alan tiyatro eserleri yazmışlar ve bu eserlerde tartıp gerçekleri bile bile bir yana atarak, tutmaman efsanesindeki olayları benimsemişlerdir. Rodrigo, Arap istilacılarına çarpıştığı sırada kazanmıştın Dürüst bir düşmanı takdir etmekten kaçınmayan Araplar, Rodrigo’ya «Boy» anlamını alan bir garip isim vermişlerdir. Bu ad zamanla İspanyol dilinde «Cid» o dönüşmüştür. Cid’i beyaz perdede canlandıran büyük Fransız aktörü Gérard Philips, ölünce onu Cid’in kıyafetiyle gömdüler.


 


 


 

13 Mart 2016 Pazar

Avrupa’da Yaşamış Eski Ünlü Hekimler

Paré


Ambroise Paré Fransız berber-cerrahı. 1509’da Laval (Fransa) yakınlarında doğdu, 1590’da Paris’te öldü. Modern cerrahinin babası olarak bilinir.


Tıbbi buluşlarıyla ilgili birçok eser yazdı. Ambroise Paré orduda cerrah olarak görevlendirildiği zaman ağır yaralıların, hem bir an önce acılarından kurtulmaları, hem de yaralı taşıma probleminin ortadan kalkması için tedavi edilmeyip öldürüldüklerini hayretle görmüştü. Bunun üzerine Paré, bütün yaralıları kurtarmaya karar verdi. Hekim, yaraları iyileştirmek için üzerlerine kaynar zeytinyağı dökmeyip bunları kendi bulduğu teskin edici bir madde ile tedavi etti. Kolu ya da bacağı kesilmiş yaralıların yaralarını kızgın demirle dağlayacak yerde, açıkta kalmış kan damarlarını birbirine ekleyip yaraları kapatmayı başardı. Paré, bunlardan başka, kırık-çıkıkları tedavi etmeyi de öğrendi. Modern cerrahinin öncüsü kabul edilen bu hekim, buluşlarını, yazdığı birçok eserine aktarmıştır. Cerrahın bu eserleri çeşitli dillere çevrilmiştir.


Doktor Robert Koch


Alman hekimi, 1843’te Clausthal’da (Almanya) doğdu, 1910‘da Baden’de (Almanya) öldü.


Tüberküloz basilini buldu ve mikrobu diğer maddelerden ayırıp tek olarak inceledi. 1880’da Koch, Berlin Sağlık Yurdunda çalışmaktaydı. O sıralarda verem, bütün Avrupa’yı kırıp geçiriyordu. Doktor Koch bir veremli hasta ölünce hemen ölünün hastalıklı organlarının mikroplu kısımlarını ayrı bir yere toplardı. O sıralarda verem mikrobu henüz bilinmiyordu. Koch bu mikrobu ele geçirmek için bütün boyayıcı maddeleri denemiş, mikroskopunu bütün büyültme derecelerine göre ayarlayıp bu basili aramış, ama bir türlü bulamamıştı. Sonunda ümidini kesmiş ve bütün elindekileri yok etmeye karar vermişti. Fakat tam hepsini atmak üzereyken bilginin gözüne yarım milimetrenin binde biri kadar büyüklükte birtakım çubuksu cisimler ilişti. Doktor bu çubuk biçimli mikropları ayırarak üretti, sonra da kobaylarına aşıladı: Hayvanlar verem oldular. Böylece 1882’de düşman keşfedildi ve adına Koch basili denildi.


Pierre Lépine


Fransız hekimi, 1901’de Lyon’da (Fransa) doğdu. Çocuk felcine karşı her ikisi de birer aşı buldu.


Bütün dünya bilginleri çocuk felci adı Verilen ve küçükleri olduğu kadar büyükleri de kötürüm yapabilen korkunç bir hastalığı yenmek için yıllarca çalışmışlardır. Bu hastalığın mikrobu bir virüstür. Louis Pasteur zamanından beri bir virüse karşı alınacak en iyi tedbirin, buna karşı bir aşı bulmak olduğu bilinmekteydi, ilkin Jonas Saik adında bir Amerikalı bilgin, 1954 yılında çocuk felcine karşı bir aşı buldu. O sıralarda Fransız hekimi Pierre Lépine de Amerikalı hekimin bulduğu aşıya benzer bir aşı keşfetmişti. Jonas Salk, Pittsburgh üniversitesinde bakteriyoloji profesörlüğü yapmaktaydı. Pierre Lépine ise Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nde kuduz servisini bir süre yönettikten sonra virüs servisinin şefliğine getirilmişti, insanlığı korkunç bir hastalığa karşı silahlandıran bu bilim adamlarına ne kadar minnettar olsak azdır.


 


 


 

12 Mart 2016 Cumartesi

Kralların Hayatlarına Kısa Bir Bakış, Mazarin, III. Murat ve III. Selim

Mazarin


Giulio Mazarini veya Jules Mazarin. İtalyan asıllı Fransız kardinali ve devlet adamı, 1602’de Pescina’da (İtalya) doğdu, 1661’de Vincennes’da (Fransa) öldü.


Fransa’da krallık yönetimini güçlendirdi. Mazarin kibar, sevimli ve güleryfızlü bir adamdı. Fransa’da halkın hiç tutmadığı bu bakan, kendisine «küstah derebeyi», «Sicilya haydudu» diye hakaret eden düşmanlarının sözlerini duymazlıktan gelirdi. Gerçekte ise görünüş olarak yumuşak karakterliydi. Nitekim Büyük Condé, kardinalin kurnaz zekâsının kurbanı oldu: Mazarin onu bir gün, gayet nâzik bir şekilde Louvre sarayına dâvet etti. Condé, hiç şüphelenmeden davete gitti ve orada, muhafız komutanı, kendisini tutukladı. 1643’te başbakanlığa getirilen Mazarin, hükümdarı genç XIV. Louis’yi büyük bir ihtimamla siyasal bakımdan eğitti. Güneş-Kral’ın kudretli iktidarı, Kardinalin öğretiminin iyi sonuç verdiğini gösterdi. XIV. Louis’nin Ispanyol prensesi Marie-Thérèse ile evlenmesini de sağlayan Mazarln, ölünceye kadar başbakanlıkta kaldı.


Dördüncü Murat


On yedinci OsmanlI padişahı, 1612’de İstanbul’da doğdu, 1640’ta aynı yerde öldü.


Müstebit hükümdar olmakla birlikte devrindeki anarşiye son verip devlet idaresine hâkim oldu ve zaferler kazandı. IV. Murat, 1623’te henüz on bir yaşındayken tahta çıktı. Saltanatının İlk on yılında devlet işleri annesi Kösem Sııltan’la zorba yeniçeri ağalarının ellerinde kaldı. Koskoca imparatorluk anarşi içindeydi. İsyanlar, zorbalık, rüşvet almış yürümüştü. Bağdat, Iran’lıların eline geçmişti. Murat, yirmi bir yaşında işlere hâkim oldu. Çok sert ted-birlerle düzeni sağladı. Söylentilere göre elli bin zorbayı öldürttü. Kahvehaneleri, meyhaneleri kapattı; içkiyi, tütünü yasak etti. Celâli isyanını bastırdı, iran’ltları iki kere yendi; önce Erivan kalesiyle Tebriz’i, sonra Bağdat’ı aldı. Bu iki sefer sırasında, yolda nüfuzlarını kötüye kullandıklarını öğrendiği beylerle şeyhlerin boynunu vurdurdu. Bu arada bazı suçsuzları da öldürttü. Devrin ünlü şairi Nef’i’yi de hiciv yazmayacağına dair kendisine verdiği sözü tutmadığı için boğdurdu.


Üçüncü Selim


III. Selim, Yirmi sekizinci Osmanlı Padişahı, 1761’de İstanbul’da doğdu, 1808’de aynı yerde öldü.


Devlet adamı olarak çağının değişikliklerini anlayıp, Osmanlılarda ilk büyük reforma girişti. Yeniçerileri kaldırmak istedi. III. Selim, 1789’da tahta çıktığı zaman ülkenin durumu çok karışıktı. Rusya Kırım’ı, Avusturya Belgrad’ı almıştı. Fransa’da ihtilâl olmuştu. III. Selim. Batı’daki gelişmelere ayak uydurabilmek ve düşmanlarla başa çıkabilmek İçin, memlekete ve devlete yeni bir düzen getirmek istedi. Bu amaçla Nizam-ı Cedit adı altında yeni bir askerî sınıf kurdu. Birçok kurumda yenilikler ve değişiklikler yaptı. Ama çevresinde reformları gerçekleştirecek çapta devlet adamları yoktu. Üstelik 1798’de Fransızlar Mısır’a çıkarma yapmış, 1804’te Sırplar ayaklanmıştı. Rusya da Osmanlı Devletine savaş açınca, ordunun cepheye gitmesinden yararlanan yenilik düşmanları ayaklandılar. Kabakçı Mustafa isyanı denilen bu olay sununda III. Selim tahttan indirildi ve Topkapı sarayında yeniçeriler tarafından öldürüldü.


 

9 Mart 2016 Çarşamba

Dunlop ve Darwin’in Hayatlarına Derinlemesine Bir Analiz

John Boyd Dunlop


İskoçya’lı veteriner ve mucit, 1840’ta Dreghorn’da (Büyük Britanya) doğdu, 1921’de Dublin’de (İskoçya) öldü.


Tekerlek iç lâstiğini icat etti. John Dunlop’un tıp, mekanik ve ulaşım araçları gibi konular ilgisini çekiyordu. Ayrıca Dunlop, oğlu Johny’yi çok seven bir babaydı da. Oğlu velosipet’i (devrimizdeki bisikletin üç tekerlekli eski tipi) ile gezerken, yollardaki çukurların ve araba izlerinin sebep olduğu sarsıntılardan şikâyet ediyordu. Her türlü işle uğraşmayı seven hünerli Dunlop, o zamanki dolma lâstikler yerine, pompayla şişirilmiş kauçuk lâstikler koydu. Bunları, dış lâstikler yerine, tekerlek üstüne bir pansuman bezi gibi sarılmış, bez bantlar çevreliyordu. Oğlu Johny, daha önce geçemediği arkadaşlarıyla yaptığı yeni yarışta, bisikletinin hem daha az sarstığını, hem de daha hızlı gittiğini gördü. Dunlop, bu keşfini geliştirerek brövesini aldı ve Cros’a sattı. Cros, bu buluş sayesinde 1888’de bir şişme lâstik fabrikasını kurmuştur.


André ve Edouard Michelin kardeşler. Fransız sanayicileri. Edouard 1859’da Clermont – Ferrand’da (Fransa) doğdu, 1940’ta Orcines’de (Fransa) öldü, André Paris’te doğdu ve öldü (1853-1931) Bisikletler ve otomobiller için sökülüp takılabilen tekerlek lâstiğini icat ettiler.


Dunlop’un yaptığı iç lâstik, araçların hız kazanması yolunda atılmış büyük bir adımdı. Fakat, patlaması halinde büyük sıkıntılar doğuruyordu: Bezden bantları sökmek, iç lâstiği çıkartmak, patlayan yeri bulmak, onu kauçukla yamamak ve lâstiği tekrar takıp aracı hareket ettirebilmek İçin üç saat uğraşmak gerekiyordu. 1892 yılında Paris-Brest arasında gidip gelme (1800 km) yarışan bisikletçiler, lâstik patlamalarının doğurduğu zaman kaybından acı acı yakınıyorlardı. Ama eski yarışçılardan Charles Terront, bisikletinin lâstikleri diğerlerlninkiler kadar sık patlamasına rağmen yarışı ikinci gelenden sekiz saat önce bitirerek kazandı. Zira bu bisiklet yarışçısı, Michelin kardeşler tarafından yapılmış ve janta basit clvetalarla tutturulmuş, çabucak sökülüp takılabilen bisiklet lâstiklerini kullanmıştı.


Darwin


Charles Darwin İngiliz tabiat bilgini, 1809’da Shrewsbury (Büyük Britanya) doğdu, 1882’de Down’da (Büyük Britanya) öldü.


Canlı varlıkların evrimini inceledi. Darwln’den önce birçok bilgin, binlerce yıldan beri, canlı varlıkların değişen hayat şartlarına daha İyi uyabilmek için, yavaş yavaş değiştikleri varsayımını İleri aürmek İçin tereddüt etmişlerdi. Bu çeşit iddiaların, çağdaşlarının peşin hükümleriyle çatış* masından korkuyorlardı. Darwin, doğa üzerindeki gözlemlerini geliştirmesine ve çoğaltmasına Hmkfin veren uzun bir dünya gezisinden sonra varlıkların evrimi hakkın-daki görüşlerini açıkladı. Bu görüşlerde yer alan »Hayat İçin mücadele ve doğal ayıklanma» İlkesine göre en zayıf ve çevresine uyamayan varlıklar kaybolmakta ve bunların yerini devamlı olarak gelişen kuvvetliler almaktadır. Tabiatta evrimin İşleyişi hakkında Charles Darwin tarafından ileri sürülen kuram, Darwlncillk adıyla tanınır. Darwin’in görüşleri geniş ölçüde tartışma konusu olmuştur.


 

6 Mart 2016 Pazar

Hoverkraft, Uçak Gemisi ve Sekstant Nedir       

Uçak Gemisi


Uçak gemisi,  gövdesinin içinde uçak taşıyan,  büyük bir düzlük şeklindeki güvertesiyle de uçakların iniş ve kalkış yapabilmelerini sağlayan dev bir gemidir. Uçak gemisi, bir savaş gemisidir. Başlıca özelliği güvertesinin uçakların inip kalkabilmelerine imkân verebilecek şekilde dümdüz olmasıdır. Uçak gemisine inecek uçakların kanatları, alt güvertelerdeki hangarlara asansörlerde indirilirken fazla yer kaplamaması için kıvrılıp bükülecek şekildedir. Bazen uçakların havalanmasına, buhar gücüyle çalışan mancınığa benzeyen bir âletle yardım edilir. Bunun gibi. İniş yapan uçakların da hızları kalın lastik şeritlerle yavaşlatılır ve kontrol altına alınır. Uçak gemisinin kumanda kulesi, uçakların serbestçe inip kalkabilmeleri İçin pistin yan tarafına yerleştirilmiştir.


Hoverkraft


Gemiler, suda gövdelerinin, otomobiller de karada tekerleklerinin üzerinde dururlar. Hoverkraft ise suyun, ya da karanın üzerindeyken bir hava yastığının üzerinde giden bir taşıttır.  Suya, ya da karaya hiç dokunmadan, kayarak yol alır. Hoverkraft İngilizce ‘de “kayıp giden tekne” anlamına gelen bir kelimedir. Bu adıyla anılan taşıt, motorlarının çalıştırdığı dev bir körüğün kendi altıyla deniz ya da toprak arasında meydana getirdiği taşıyıcı bir hava yastığı üzerinde yol alır. Günümüz, de, 100 yolcuyu saatte 100 kilometre hızla taşıyan 40 tonluk hoverkraftlar yavaş yavaş araba vapurunun yerini almaya başlamıştır bile. 200-500 yolcu ve 50 kadar otomobil taşıyabilecek 150 tonluk dev hoverkraftlar da yapmak mümkündür. En sert dalgalardan bile rahatsız olmayan bu teknelerin çok yakın bir gelecekte feribotların yerini alması beklenmektedir.


Sekstant


Denizciler karalardan çok uzakta, engin denizlerin ortasında olsalar bile, bulundukları yeri hesap edebilirler. Bunun için sekstant denen bir âlete, bir saate ve haritalara ihtiyaçları vardır. Astronomi bilginleri yeryüzünün her noktasında, günün her saatinde güneşin ve yıldızların bulunacağı yeri kesinlikle tespit etmişlerdir. Sekstant adı verilen âlet, gemicilerin, güneşin ya da yıldızların gökyüzündeki yüksekliğini ölçmelerine yarar. Böylece denizeller, önceden 0 (sıfır) meridyenine göre ayarlanmış bir kronometreninde yardımıyla enlemi ve boylamı tespit edip haritanın üzerine gemilerinin o anda bulunduğu yeri işaretleyebilirler. Sekstant’ta yıldızların görüntüsü çeşitli aynaların yardımıyla öylesine kararlı bir şekilde tespit edilir ki geminin yalpalaması bile bu görüntünün yerini bozmaz.


 

5 Mart 2016 Cumartesi

Çocuklar Yetiştirilmesinde Ailenin Görevleri

Okul döneminde çocuklar, arkadaşlarını, çoğunlukla yakın çevredeki komşularından seçerler. Ancak, seçimi yaparken, kendi yaşlarına, cinslerine, zihni ve sosyal düzeylerine uygun olmalarına özen gösterirler. Yıllar geçtikçe, arkadaş seçiminde; yardımseverlik, dürüstlük, sağduyu sahibi olmak, arkadaş canlısı olmak gibi kişilik özellikleri ön sırayı almaya başlar.


Çocuk, okula gittikten ve başka çocuklarla ilişki kurmaya başladıktan sonra, kişisel oyunlardaki ilgi, grup oyunlarına çevrilir ve arkadaşsız oyun, önemini kaybeder. Çocukluğun sonlarına doğru arkadaş grubunun daha etkili oluşunda kısmen çocuğun zamanının büyük bir bölümünü arkadaşlarıyla birlikte geçirmesinin rolü vardır.


Çocuğun arkadaş grubu, onun sosyal tavırlarım etkiler. Bu sosyal tavırlar, çocuğun genellikle diğer bireylere ve sosyal yaşama karşı tüm tavırlarını içerir. Bir dereceye kadar ailede kazanılan bu tavırlar, çocuğun arkadaş grubuyla olan deneyimleri sonucu değişebilir. Arkadaşlarıyla oynayan çocuğun 8 yaşma doğru grup oyununda giderek bir artma, toplumsallaşmasında da belirgin bir değişiklik görülür. Çocuk, daha az bencil ve saldırgan, buna karşılık, daha fazla grup bilincine sahip ve yardımsever olur.


6-7 yaşından itibaren kızlar ve erkekler, kendi cinslerinden oluşan küçük gruplarıyla birlikte oynamaktan büyük bir zevk duyarlar.


Küfür


Anne ve babalan, arkadaş ilişkilerinde en çok etkileyen faktör, olumsuz arkadaş modelleriyle, küfürdür. Anne ve babalar, çocuğun öğrendiği küfrü bir daha unutmayacağından endişe duyarlar. Oysa, bir küfrü ağzına dolayan çocuğa, sürekli uyarıda bulunmak, onun küfürden vazgeçmesinde etkili olmaz. Küfrün anlamı açıklandığında, ya da duymazlıktan gelindiğinde, o küfür unutulur ve bir daha duyulmaz. İşte bu sebeple, “kötü örnek” bahanesiyle çocuğu arkadaş ilişkilerinden men etmek, onun sosyal gelişimi açısından son derece zararlıdır.


Resim yapan ”kitap okuyan, konsere” tiyatroya veya resim galerisine sıklıkla giden anne ve baba kendi uğraşlarıyla çocuğa önemli birer örnek oluştururlar. Ancak önemli nokta örnekten öte çocuğu zorlamaktan kaçınmaktır. Annenin balerin veya babanın müzisyen olması mutlaka çocukta da aynı ilginin oluşacağı anlamına gelmez, önemli olan çocuğun istek yetenek ve eğilimidir. Bu özellikler saptandıktan çocuğun ilgi alanları belirlendikten sonra o doğrultuda kanalize etmek gerekir.


Okuma Alışkanlığının Kazandırılmasında Ailenin Rolü


Kitap çocuğun zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde önemli bir uyarandır. Gelişim süreci içinde çocuk kendine özgü bir kişiliğe sahip olan bir bireydir. Çocuğun yetişkin insandan farklı oluşu sadece bir basamak farkından değil aynı zamanda bir nitelik ve zihniyet farkından gelmektedir. Çocuk “eksik bir yetişkin” değil fakat zihinsel bedensel duygusal ve sosyal gereksinimlerini tamamlamak isteyen kelimenin tam anlamıyla bir “kişi”dir. Bu sebeple çocuk kitaplarının hazırlanmasında, çocuğun kişiliğinin, içinde bulunduğu büyüme olgusunun ve gelişiminin çeşitli evrelerinin sürekli olarak göz önünde bulundurulması gereklidir. Bir kitabın çocuğun ilgisini çekmesi için o kitabın bazı ihtiyaçlara cevap vermesi gerekmektedir. Bu ihtiyaçların başında, sevgi gelir.


Çocuğun duygusal gelişiminde olsun, genel anlamda eğitimde olsun “sevgi”, “şefkat” ve “güven” sözcüklerinin yeri ve önemi büyüktür. İşte bu sebeple çocuklar kendilerine sevgi ve güven ileten kitaplara büyük ilgi ve ihtiyaç duyarlar.


 


Çocuk, kişiliğinin gelişiminde bir modelle kendini özdeşleştirir. Bu model başlangıçta ana-baba ve yakın akrabadayken zamanla yerini arkadaşa, film ve kitap kahramanlarına bırakır. Bu bakımdan kitap kahramanlarının ahlaki ve sosyal açıdan sağlıksız olması, çocuğun kendisini kötü bir modelle özdeşleştirmesine


Çocuğu Yönlendirmede Ailenin Rolü


Başlangıçta çocuk kolayca elinde tutabileceği kısa öykülerle, ilginç resimleri içeren küçük kitapları sever. Bu kitaplar çoğunlukla gerçekdışı olaylardan oluşmaktadır. 3-4 yaş çocukları kendilerine resimli öykü kitaplarının okunmasını isterler. Çocukların büyük bir bölümü birtakım hayali serüvenlerden oluşan öyküleri dinlerken büyük zevk duyarlar ve bu öykü kahramanlarıyla kendilerini özdeşleştirirler.


Pressey ve Robinson’a göre okuma ilgisi yaşla artar. Entelektüel açıdan gelişimin yanında okul deneyimlerinin de katkısıyla çocuk daha gerçekçi olur ve hayali konulan saçma bulur. 6-7 yaşlarında çocuklar doğa hayvan ve diğer çocukları da içine alan kısa ve bol resimli öykülerden özel zevk duyarlar.


6 yaş çocuğu yatağa yattıktan sonra yarım saat kendisine kitap okunmasını ya da kitaplara bakma fırsatı verilmesini isterler. Gesell’e göre bu dönem bir çocuğun okumaya karşı olan ilgisini kamçılamak üzere en uygun evredir.


Çocuk kitaplarının seçiminde cinsiyet faktörünün rolü konusu uzmanlarca uzun süre araştırılmış ve okuma ilgisinin kızdan erkeğe değiştiği noktasında görüş birliğine varılmıştır. Genellikle erkekler spor gezi serüven, makine bilim ve ünlü kişilerin yaşamöykülerini içeren yayınlan okumayı severlerken; kızlar, romantik romanlarla kendilerini ilgilendiren öykü ve şiir kitaplan-m okumaktan zevk duymaktadırlar.


 

4 Mart 2016 Cuma

Bir İş Adamı ve İki Mucidin Hayatı

Cecil Rhodes


İngiliz iş adamı ve politikacısı, 1853’te Bishop Stortford’da (Büyük Britanya) doğdu, 1902’de Cap’ta (Güney Afrika) öldü.


İlk “elmas kralı” Cecil Rhodes, sağlığının bozukluğu sayesinde zengin olmuştur. İngiltere’nin sisinden kaçan genç adam, 1870’de Güney Afrika’ya yerleşmek üzere geldi. O tarihten birkaç yıl önce, Orange nehri yakınında oynayan bir çocuk, pırıl pırıl bir çakıl taşı bulmuştu: Oysa bu, bir elmas parçasıydı! Daha sonra oraya giden elmas arayıcıları binlerce elmas parçasıyla geri dönmüşlerdi. Cecil Rhodes, Kimberley’de, Hollandalı göçmen De Beers’in küçük çiftliğini satın aldı. Fakat amacı orayı işletmek değildi. Ancak toprak ham elmastan yana zengin görünüyordu. Rhodes kısa zamanda elmas maden ocakları işletmesini tekeline alarak bu teşebbüsüne çiftliğinin adını verdi. Böylece «De Beer Co» şirketi doğdu ve gelişti. Önemli bir siyaset ve iş adamı olan Cecil Rhodes, adını bir Afrika ülkesine, Rodezya’ya vermiştir.


Gutenberg


Johannes Gensfleisch, Gutenberg adıyla anılır. Alman matbaacısı ve mucidi, 1399’da Mainz’da (Almanya) doğdu, 1468’de aynı yerde öldü. Matbaayı geliştirdi, ayrıca yağlı ve hafif bir siyah mürekkep icat etti.


Johannes Gutenberg şüphesiz çağının en önemli kişilerinden biridir. Bu dâhi zanaatçı, baskı tekniklerini geliştirerek bilimin ilerlemesini ve insanlar arasındaki fikir alışverişini kolaylaştırmıştır. Matbaacı Coster harf kalıplarını tahtadan oyardı. Hâlbuki Gutenberg, Strasburg’da demirden harf kalıpları dökmüş ve böylece müteharrik harflerin yapımını geliştirmiştir. Baskı makinesinde de değişiklikler yapan Gutenberg, ayrıca yağlı ve hafif bir siyah mürekkep icadetmiştir. Mucit daha sonra Mainz’da, kurşunla antimuanı karıştırarak dökme demirden yapılmış harflerden daha yumuşak ve daha dayanıklı olan yeni harf kalıpları yapmıştır. Johannes Gutenberg’in bastığı elli kadar kitap arasında, bugün dünyada ancak on nüshası bulunan 1282 sayfalık bir Kutsal Kitap da bulunmaktadır Bu kitap, basılı eserlerin en ünlüsüdür.


Hippolyte Marinoni


Fransız makine uzmanı ve mucidi, 1823’te Sivry Courtry’de (Fransa) doğdu, 1904’te Paris’te öldü.


İlk büyük rotatifleri tasarladı ve yaptı. Resimli ve süreli yayınların bir gazete basımcısı için önemli olan düşük maliyet fiyatına çabuk gazete basmaktır. Bu gerçeği Marinoni de biliyordu, önceleri tezgâhtarlık, işçilik ve matbaalarda ustabaşılık yapmış olan makine yapımcısı, tabaka hâlinde kesilmiş kâğıtlara basan ve yere yatay olarak işleyen basım makinesini geliştirmek istiyordu. Bu yüzden 1867’de


Le Petit Journal (Küçük Gazete) gazetesi için saatte 20000-30000 gazete basabilen yâni eski tip basım makinelerinden on defa daha verimli bir rotatif yaptı. Dönerek işleyen bu makineye kâğıtlar, eski tip basım makinelerinde olduğu gibi tabakalar hâlinde değil de bobinler hâlinde konuluyordu. Marinoni ayrıca renkli ve çabuk baskı yapabilen bir makine daha yapmıştır. Mucit, fikirleri ve buluşlarıyla basımın büyük ölçüde gelişmesini kolaylaştırmıştır.


 


 


 

3 Mart 2016 Perşembe

Deprem, Sismograf, Artezyen Kuyusu ve Gayzerler Hakkında

Deprem


Dünyamızın kabuğu çok incedir. Bu kabuk, zaman zaman çatlar; ya da çöker. Deprem dediğimiz olay sırasında yeryüzündeki evler yıkılır, toprak kaymaları olur, bazı kereler de denizlerde şiddetli deprem dalgalan meydana gelir.


Deprem, sandığımızdan çok daha sık meydana gelen bir tabiat olayıdır. Bunların bir kısmı o kadar hafiftir ki bizler hissetmeyiz bile. Böyle hafif depremleri ancak alsmograf denen Ketler kaydeder. Daha şiddetli depremler, evlerle yıkılmasına, üzerinde köyler, kasabalar bulunan toprakların kaymasına, göllerin meydana gelmesine ya da akarsuların yataklarını değiştirmesine sebep olur. Eğer deprem, denizlerin altında olmuşsa, kıyılara hücum edip limanları, dalgakıranları yıkıp geçen ardarda dalgaların meydana gelmesine yol açar. 1923 yılının 1 Eylül günü Japonya’da olan depremde tam 150.000 insan ölmüştür.


Sismograf


Dünyamız aralıksız bir şekilde depremlerle sarsılır durur. Ne var ki bu depremlerin ancak pek azı büyük felâketlere sebep olur. Eğer sismograflar kaydetmese bu depremlerin büyük bir kısmının farkına bile varılmaz.


Sismograf, depremleri kaydeden İlettir. Bu iletin sayesinde depremin önemini, şiddetini, bize olan uzaklığını ve yönünü öğrenebiliriz. Sismograf sarkaç esasına dayanır; Asılı duran ağır bir silindir, yer şiddetle saltansa bile, hareketsiz kalır. Silindirin ucunda bir kalem vardır. Bu kalem de dönen bir makara üzerindeki kâğıda dokunmaktadır. Deprem sırasında makara, üzerindeki kâğıtla birlikte sağa, sola, yukarı, aşağı sallanacağı İçin silindirin ucunda hareketsiz duran kalem, kâğıdın üzerinde birtakım çizgiler meydana getirir.


Artezyen Kuyusu


Bildiğimiz âdi kuyularda suyu çekmek için içine kova sallandırır, ya da emme-basma tulumbacı işletiriz. Ama artezyen kuyularında su kendiliğinden dışarı fışkırır. Yağmur suları, geçirimi tabakalardan süzülerek toprağın içine doğru ilerler. Bunlar, geçirimsiz bir tabakaya rastlayınca birikerek bir yeraltı su tabakası meydana getirirler. Bu suyu kullanmak İçin kuyular kazılır, suyun, bunun İçinde toplanması sağlanır. Ama bazı yerlerde bu suların İki geçirimsiz tabaka arasında tıpkı bir kanalizasyon gibi toplandığı da olur. Bu suyun kaynağı yüksek bir seviyede bulunuyorsa bileşik kaplar kanunu gereğince su bir burguyla açılacak kuyudan kaynak seviyesine kadar yükselir. Yurdumuzda birçok kurak bölge, artezyen kuyuları sayesinde bol suya kavuşmuştur.


Gayzerler


Yanardağların bulunduğu bölgelerde, topraktan çıkıp havaya fışkıran kaynar su ve su buharı kaynaklarıdır. Bunlar belirli aralıklarla fışkırırlar. Dünyamızın İçindeki sıcaklık, yanardağları harekete getirir, ılıcalardaki şifalı su kaynaklarını ısıtır. Ayrıca gayzerlerin ağızlarından dışarı sıcak su ve sıcak su buharı fışkırmasına yol açar. Gayzerler en çok Kuzey Amerika’nın batısında, Yeni Zelanda’da, İzlanda’da bulunur. Yalnız İzlanda’dakiler 2000 kadardır. Toprağın İçindeki soğuk su, kızgın kayaların üzerinde toplandığı zaman önce ısınır, sonra da kaynamaya başlar. Buharın basıncı da suyu büyük bir kuvvetle dışarı fışkırtır. Gayzerin ağzından suların fışkırdığını görmek çok heyecan verici bir manzaradır.


 

27 Şubat 2016 Cumartesi

Tarihe İmza Atmış Ünlü Hekimler

Henri Dunant


İsviçre’n insansever, 1828’de Cenevre’de (İsviçre) doğdu, 1910’da Heiden’de (İsviçre) öldü.


Uluslararası Kızılhaç teşkilâtının kurulmasını sağladı. Napoléon Ulun İtalya seferine Henri Dunant da katılmıştı. 1859 yılı temmuz ayında Solferino savaş alanı yaralılarla dolup taşmaktaydı. Ordunun mevcut iki doktoruna elinden geldiğince yardımda bulunan Dunant’ı, savaş alanında gördüğü korkunç man-zararlar dehşete düşürmüştü. Bu ineansever hemen, savaş yaralılarının yardımına koşacak bir kurumun bir an önce kurulması İçin hükümetle! nezdlnde harekete geçti 22 ağustos 1864’te İsviçre’nin Cenevre şehrinde yapılan bir antlaşmadan sonra uluslararası Kızılhaç komitesi kuruldu. Yeni teşkilâtın amblemi, kırmızı zemin üzerine beyaz haç olan İsviçre bayrağım tersine, beyaz zemin üzerine kırmızı haçtı. Henri Dunant, İnsanlık yararına harcadığı bunca çabadan sonra bir ara unutuldu ve sefalete düştü. Nihayét 1901 yılında kendisine Nobel Barış ödülünü verdiler.


Sigmund Freud


Avusturyalı ruh hekimi. 1856’da Freiberg’de (Avusturya) doğdu, 1939’da Londra’da öldü. Psikanalizin kurucusu.


Eserleri pek çok dile çevrilmiştir. Hekimler hastalarını, hastanın durumuna uygun İlâcı vererek tedavi etmeye çalışırlar Ruh hekimi Freud ise, genellikle «deli» diye adlandırılan ruh hastalarını tedavi etmek için, önce hastalığın temel nedenlerin i araştırıp ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Bu konuda çok sabırlı bir araştırıcı olan Sigmund Freud, sonunda yepyeni bir yöntem ortaya koymuştur. Bu yöntemin temeli, hastaya birtakım sorular sorarak, hastanın kendisinin de bilmediği kişiliği ve problemleri (kompleksler) hakkında bilgi edinmeye dayanıyordu. Bu metoda göre hekim, hastayı uyanık hâldeyken ya da hafifçe uyutuyor, ardından sorguya çekiyor, aldığı cevapları titizlikle inceleyip dikkatle yorumladıktan sonra hastalığın sebeplerini meydana çıkarıyor, o zaman da hastalığa bir çare bulmak daha çok kolaylaşıyordu. İşte bu yöntem psikanalizin doğmasını sağlamıştır.


Doktor Émile Roux


Fransız hekimi ve bakteriyologu.1885’de Confolens’da (Fransa) doğdu, 1933’de Paris’te Öldü. Difteri hastalığını tedavi etmeyi başardı.


Paris’teki Pasteur Enstitüsü onun sayesinde kurulmuştur. Pasteur’ün çalışma arkadaşlarından en tanınmışı Émile Roux’dur. Pasteur’ün kuduz ve kolera üstüne yaptığı İnceleme ve araştırmalara Roux da katılmıştır. Yine çeşitli hastalıklarla savaşmak amacıyla Paris’te açılan Pasteur Enstitüsünü kurmayı İlk defa Roux düşünmüş ve kurumu inşa ettirip teşkilatlandırmıştır. Enstitünün kuruluşu sırasında dünyanın dört bucağından sayısız bağış ve armağan gelmiştir. Bu araştırma merkezinin müdürlüğüne getirilen Roux’yu bir gün enstitüye yazılmak İsteyen birkaç Brezilyalı genç ziyaret etmişti. Fakat gençler geç kalmışlardı, çünkü enstitünün kayıtları çoktan kapanmıştı. Ama doktor, bu hevesli gençleri geri çevirmeyip enstitüye kayıtlarını yaptırdı ve kendini haklı çıkarmak İçin de onlara, enstitünün kuruluşu sırasında büyük bağışın Brezilya’dan geldiğini hatırlattı.